Hangi laiklik ? Hangi cumhuriyet?


Deniz Kaya 01.08.2022

Laiklik ve cumhuriyet, bugünün ve hatta bugünden önceki kuşağın şemsiyesi altında yaşamaya alıştığı iki kavram. Doğrusu bu iki  kavrama normal koşullarda alışmak iyidir. Çünkü bu iki kavramla birlikte yaşamaya alışmış olan halklar aynı zamanda onları  benimsemiş de olurlar. Ancak söylediğim gibi bu kavramlara normal koşullarda alışmak iyidir. Anormal koşullardaki alışılmışlık kaçınılmaz bir uyuşukluğa yol açar. Ve ne yazık ki Türkiye'de koşullar kısa ve birbirinden kopuk kesitler dışında hiçbir zaman normal olmamıştır. Koşulların anormalliği ile paralel olarak  bir taraftan kazanımlar kaybedilirken, öte yandan kuşaklar, üzerinden atılması zor olan uyuşuk alışkanlık tipi bir rahatsızlığa kapılmıştır.  Kuşaklar cumhuriyet ve laiklik fikrine öylesine alışmış ve alıştırılmıştır ki artık onun zaman zaman tehlikeye düşen ve bu tehlikeli anlarda da korunması gereken hayati kavramlar olduğunu unutmuştur.  Uyuşuk alışkanlığa bazı noktalarda hak vermemek elde değil çünkü çoğu devletin anayasasını açarsanız “cumhuriyetle yönetilen laik bir devlet” ifadelerini hemencecik görürsünüz. Kavramları bazı kuruluş dönemlerinde çok fazla görmek iyidir ancak belli süreden sonra ne yazık ki bu da kavramların içinin boşaltılmasına vesile olur. Cumhuriyet ve laikliğin tanımıyla ilkokul sıralarından itibaren karşılaşmak iyidir. Ancak bu  kavramların içleri zaten biraz da bu yollarla boşaltılmıştır.  Laikliğin tanımını verebilmek için onu binbir parçaya bölmüşler ve eninde sonunda geriye laikliğin l’sini bile bırakmamışlardır. Bu kavramların boşaltılmasında etkili olan elbette bir mercii vardır o da liberal akademidir. Liberal akademi, burjuvazinin ve proletaryanın zamanında nice kanlı katliamlara göğüs gererek  krallıklara, kiliselere karşı ilan ettiği laikliğin, tarihsel mücadelesini silmiş ve onu sadece bir iki cümlelik tanıma indirgemiştir. O tanım şudur ; laiklik devlet yönetiminde herhangi bir dinin referans alınmamasını, devletin dinler karşısında tarafsız olmasını ,din, vicdan özgürlüğünün ve güvenliğinin garanti altına alınmasını savunan prensiptir. Ne kadar bakarsanız bakın karşınıza aşağı yukarı bu sade tanım çıkacaktır. Hatta tanımlamayı biraz uzattım diyebilirim. Laiklik, devlet yönetiminde dinin referans alınmaması deyip geçiştiren de var. Hâliyle tanımlama böyle yapılınca ortaya içlerinde Türkiye'nin de olduğu birçok devlet laikliği nasıl tahrip ederlerse etsinler günün sonunda "laik devlet" olduklarını iddia edebiliyorlar. Yetmez gibi ılımlı laikliği de halklarına gerçek laiklik diye yutturabiliyorlar. Her şeyden önce bilmek gerekir ki laiklik ne gökten zembille indi ne de ilan edildiğinde bu tanıma göre uygulandı. Laikliğin hikayesi epeyce uzundur. Hatta Hristiyanlığın çıkışıyla birlikte 490'lı yıllardan itibaren laiklik ihtiyacı kendisini hissettirmeye başlar. Çünkü hristiyanlığın doğuşundan kısa bir süre sonra feodalizmin etkisi ile kilise en büyük toprak sahiplerinden birisi olmuştur. Ortaçağ'ın da kanunu bugünkünden pek değişik sayılmaz ekonomik gücü elinde tutan siyasi güce de karışmaktadır. 492-496 yılları arasında Papalık yapan I. Gelasius, Ortaçağa kadar  tartışılacak olan iki kılıç kuramı teorisini, kilisenin topraktan aldığı güç sayesinde bu dönem ortaya atmıştır. Bu kurama göre, hem manevi hem de maddi iktidar (teoriye göre kılıç) kilisenin elinde olmalıydı. Bu da hâliyle kilisenin devletten ve dolayısıyla kraldan üstün olduğu anlamına gelmekteydi. Bu kuram Ortaçağa kadar en yaygın ve tartışılan kuramlardan birisidir. Keza Doğu Roma bilinen adıyla Bizans'ta ise tam tersi devletin kiliseden üstün olduğu imparatorun dünyevi iktidarı yönetirken kiliseyi de yönetebileceği tezi hakim sürmektedir. Ancak burada önemli olan iki kuramın da halkı bir kurum veya kişinin kölesi hâline getirmesidir. Ya kilisenin kölesi olacaksın ya da kiliseyi denetleme gücüne sahip olan kralın. Din devletten ayrı düşünülemez. Din, devletin temelidir devlet de onun koruyucusu. Bu iki tartışma Fransız devrimine kadar böyle gider. Devrim yaklaştığında halk bir yandan dini sömürüyü körükleyen kraldan, bir yandan aforoz kılıcını sürekli sallayan kiliseden ve onu toprağa bağlayan feodalizmden usanmıştır. Bir gece dönemin sembol hapishanesi Bastille’in basılması ile birlikte silahın namlusu artık saraya ve kiliseye dönmüştür. Halk bu mücadele boyunca çok kayıplar verse de en sonunda mücadeleyi kazanmış, ardından da hem kralı hem de kilisenin gücünü tarihin çöplüğüne göndermiştir Bir benzer kopyası da bizde yaşanmıştır. Fransız devriminin büyük  etkisi bir gün çalacaktır Anadolu’nun kapılarını. O kapı çaldığında ise hürriyete susamış olanlar çoktan hazırdır. Padişaha kul olmaktan, ümmet diye anılmaktan yorulmuşturlar. Önce emperyalizmi, sonra Sevr ile emperyalizmin kayığına binen sultanlığı en sonunda da halifeliği göndermişlerdir tarihin çöplüğüne. Yeni kurulan cumhuriyet ise  ümmetten halk yaratmıştır. Kadın ve erkek eşittir demiş, bey, efendi, ağa, molla gibi ifadelerini ortadan kaldırıp soyadı kanunu getirmiş, yetmemiş Kurtuluş Savaşı'nda emperyalizm ile işbirliği içinde olan tarikat ve cemaatleri fark edip vurmuştur kapılarına kilidi. Fakat bu devrimci durum ne yazık ki çok sürmemiştir. Laiklik ve cumhuriyetin saltanatı ne yazık ki sadece 1923-40’lı yılların başlarına kadar sürmüştür.1923’te kurulan cumhuriyette de dinsel bağlar kamudan tamamen silinememiştir, bu doğru. Ancak kontrol altında tutulabilmiştir. Laiklik ve cumhuriyetten asıl tavizler 1940’lı yılların sonlarına doğru verilmeye başlanmıştır.  Bu dönemde CHP 1949’ta İlâhiyat Fakültesi’ni açıp daha sonra 1950 genel seçimlerine birkaç gün kala Diyanet İşleri Başkanlığının yetkilerini genişletmiştir. 1931 yılında Vakıflar Umum Müdürlüğü’ne devredilmiş olan camiler ve cami görevlileriyle ilgili yetkiler yine Diyanet İşleri Başkanlığı’na iade edilmiştir. Gezici vaizlik ihdas edilmiş ve bütün vaizler maaşlı kadroya geçirilmiştir. Düzenin devrimci özelliklerinin geri çekilmesinin üzerine Amerikancı Menderes iktidarı ile birlikte ayağa kalkamaz hâle gelir laiklik ve cumhuriyet. Menderes döneminde toplum daha da dinselleştirilmeye çalışılmış ve cumhuriyet tahrip edilmiştir. Örneğin Tahkikat Komisyonları ile muhalifleri sindirmeye çalışarak cumhuriyeti, yine aynı dönemde bir grup toplantısında dönemin başbakanı Menderes, DP üyelerine siz isterseniz hilafeti dahi getirirsiniz diyerek laikliği hiçe saymıştır.  Sonrası mâlum 27 Mayısla birlikte biraz nefes alan laiklik ve cumhuriyet tekrar 12 Mart muhtırası ve 12 Eylül darbesiyle sönümlenmeye başlamıştır. Din artık kamu yaşamının bir parçasıdır. Kenan Evren Anadolu’da benim babam da imamdı diyerek aşık atmıştır. Günümüze gelecek ve tekrar liberal akademinin tanımına dönecek olursak, liberal akademinin tanımı laiklik kitabının ortasından alınmıştır. Onların tanımında tarihsel hiçbir mücadele yoktur gökten inmiş bir laiklik vardır. Ancak biz onların tanımıyla yola çıksak dahi Türkiye'de laikliğin çoktan öldüğünü hemen anlarız. Türkiye'de dinlere yaklaşım konusunda bir eşitlik yoktur. İslami cemaat ve tarikatlara karşı bir imtiyaz vardır. Kanıtlarını irdelemeye gerek yok 15 Temmuz 2016'ya bakmak yeterlidir. 40-50 yıldır devletin her kademesini dolduran cemaatler sonunda kurumlara zehrini saçmıştır. İslami cemaatlere imtiyaz vardır  çünkü devlet kurumlarına yerleştirilmeye çalışılan bir hristiyan cemaati biz daha göremedik veya seçimler öncesi oy toplamak için kilise kilise gezen bir belediye başkanı da. Ama muhafazakar oyları toplamak için mevlüt okuyan bir belediye başkanı gördük kimdir? İmamoğlu. İsmailağa tarikatını ziyaret edeni de gördük kimdir? Binali Yıldırım. Kısacası devlet tüm gücünü İslami derneklere vakıflara cemaatlere akıtmaktadır. Dinsel güvenlikten bahsetmek içinse Madımak ve Maraş katliamlarına bakmak yeterli. Onlar çok eskidi derseniz İzmir'deki evleri işaretlenen Alevilere de sorabilirsiniz hafızaları daha tazedir. Yani Türkiye laik bir devlet değildir. Şeyhin, şıhın ayağına giderek, devlet kurumlarına cemaatçileri doldurarak, kurumları cemaatlere tahsis ederek, koruyup kollayarak, fonlayarak laik olunmaz. Hele ki altı okundan birine laiklik ekleyip "Allah'ın izniyle iktidar olacağız." demekle de inşallahlı maşallahlı "Hayır" şarkıları yapmakla da laik olunmaz. Partinin adında cumhuriyet olup muhafazakar seçmenden oy toplamak uğruna mevlüt okuyan, tarikat şeyhinin cenazesine giden partiden de laiklik ve cumhuriyeti koruması beklenemez. Hem cumhur hem millet ittifakı zaten ölmüş olan bu iki kavramın ölüsünü yerlerde sürümektedir. Zaten ölmüş olan bu iki kavramın cenazesini geçen yine Fatih Camii’nden kaldırmışlardır. Bırakalım onlar el etek öpüp cenaze kaldırsınlar. El etek öpmekten göğü göremeyenlere onun güzelliğini anlatamazsınız. Sözün özü bugün alışılmış olan laiklik ve cumhuriyet kamusal yaşam için elzemdir. Laiklik ve cumhuriyet önemlidir çünkü laiklikle bireysel inançların toplumu saracak bir hava tabakası hâline gelmesi engellenir. Okullar bilimsel ve teknik eğitim verebilir. Cumhuriyet ise bizleri ümmet olmaktan korur ve bir halk haline getirir. Toplumdaki bireyleri eşit kılar. Öte yandan bu iki kavram birbiriyle de bağlantılıdır yani cumhuriyet yoksa laiklik yoktur veya laik olmayan bir cumhuriyet içi boşaltılmış bir cumhuriyetten öteye gidemez. Bugünse bu iki kavramdan uzaklaştıkça uzaklaşıyoruz ve bu durum devam ettikçe artık devlet başkanından tutun en düşük memura kadar konulacak kurallar yapılacak kurallar bir dinsel kitabın dönemin şartlarına uygunluğunun insafına bırakılacak. Yetmeyecek o kitabın ulaşmadığı alanlarda belki de tarikat yurtlarında çocukları istismar eden şeyhler, şıhlar rey yöntemi ile kural koyacak. Kim bilir belki yönetme gücünü tanrıdan alan ortaçağ kavramları tekrar tozlu raflardan indirilecek. Ve bizler ilmek ilmek örülen bir şeriat ile karşılaşacağız, kimse bize bir devlet töreni ile yönetim şeklinin değiştiğini açıklamayacak ilmek ilmek örüldü zaten her şey ve örülmeye de  devam ediyor. Tüm bunlardan anlaşılacağı gibi bugün kritik bir dönemeçten geçiyoruz. Oturup sızlanmanın vakti değildir çünkü henüz mevziler tamamiyle kaybedilmemiştir. Bizler bu kritik anda bu iki kavramı ya kurtaracağız ya da bu iki kavramı koruyamadığımız için tarih sahnesinde çağı tersten atlatacağız. Bugün bu iki kavramı koruyacak olan  örneklerde de gösterdiğimiz gibi Millet veya Cumhur ittifakı değildir. Dolayısıyla günümüz koşullarında bu iki kavramı koruyacak tek güç bu ülkenin devrimcileri ve hürriyete susayan aydınlarıdır ve önümüzde iki yol vardır. Ya kazanımlarımızı 100 yıl öncesinin ayak izleri ile kurtarmaya çalışacağız ya da laiklik ve cumhuriyeti tahrip edenleri saraylarından indireceğiz. İlk yolda tekerleği tekrar keşfetmek vardır ancak bizim derdimiz onu tekrar icat etmek değil daha ileriye taşımaktır. Bunun için yaslanacağımız tek irade ise uyuşukluk gibi sultanları sarayından etme iradesini de içinde barındıran  halkımızdır.